Anasayfa / Fotoğraf / HEMŞERİMİZ ALİ AKCANDAN TÜSİAD a CEVAP

HEMŞERİMİZ ALİ AKCANDAN TÜSİAD a CEVAP

Türkiye Haber-iş Sendikası Genel Başkanı Ali Akcan  ın Anayasa'nın tümüyle yenilenmesi gerektiğini, mevcut Anayasamızın içeriğinde temel sorunlar bulunduğunu vurgulayarak hazırladıkları Anayasa değişiklik taslağını kamuoyuna tanıtan TÜSİAD a cevaben yazdığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz;

ÜLKEMİZDEKİ DEMOKRASİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE BİREYLERİN MUTLULUĞU BİZ BİLİYORUZ MANTIĞIYLA, ELİTİST YAKLAŞIMLARLA SAĞLANAMAZ 

Bilindiği gibi TÜSİAD  yeni bir Anayasa taslağı hazırlanmasına ilişkin açıklamaları ile ülkemizi yine yeni bir polemiğin içine çekmiştir.

Hazırlanan anayasa değişişliğini kapsamlı bir basın toplantısı ile halka duyuran Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), mevcut anayasamızın demokrasi açığını kapatmaktan ve bu nedenle de bireylerin mutluluğunu sağlamaktan uzak olduğunu belirterek,

Anayasa'nın tümüyle yenilenmesi gerektiğini, mevcut Anayasamızın içeriğinde temel sorunlar bulunduğunu vurgulayarak hazırladıkları Anayasa değişiklik taslağını kamuoyuna tanıtmıştır.

 

TÜSİAD tarafından hazırlatılan yeni anayasa taslağında ülkemizde “demokrasi açığını kapatmak” ve bireyin mutluluğunu önplana çıkartmak için;

 

Yeni anayasada devlet odaklı değil birey ve insan odaklı bir felsefeyle kaleme alınması için mevcut Anayasa’da yer alan “Türk”, “Türk Milleti” veya Türk milliyetçiliğene atıf yapan ifadelerin yer almaması, Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasal bir kurum olmaktan çıkarılması, Ana dilde eğitim için tedbir alınması ve bu bağlamda da anadilde eğitim ve anadilin öğrenimi konularında adım atılması için gerekli altyapının oluşturulması, Nüfus kâğıdındaki din hanesinin çıkarılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısının laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğu ileri sürülerek bu Başkanlık bünyesinde temsil edilmek istemeyen inanç gruplarının da paralel kuruluşlar kurmasına olanak sağlayacak değişikliklerin gerçekleştirilmesi, Atatürkçülüğe ideolojik anlam yüklenmemesi, Demokrasinin yerel düzeyde güçlendirilmesini teminen özellikle Güneydoğu’ya hakim olan Kürt sorununun ve diğer kimlik sorunlarının çözümüne katkı sağlamak için “üniter devlet yapısının” esnetilmesi ve böylece ortaya çıkan bölgeli devlet yapısının da tartışılması,

 

gibi bizce toplumumuzda büyük tartışmalara ve hatta derin ayrışmalara neden olacak öneriler getirilmektedir.

Bunun da ötesinde yeni Anayasa değişikliklerinin, Anayasamızın değiştirilemez ilk 3 maddesi de dahil  “Cumhuriyet” ilkesi dışındaki tüm maddeleri kapsaması gerektiği ileri sürülmüştür.

 

Basın toplantısı sırasında söz alan eski bir TÜSİAD başkanı “insanlarının mutluluğu, ülkenin bölünmesinden daha önemli” diyerek bu konuda ne kadar ısrarlı olunacağının ipuçlarını vermiştir. 

 

Şüphesiz bu çalışmayı Türk kamuoyuyla paylaşanların düşünceleri birçok bakımdan irdelenebilir. Ama saygın bir sivil toplum kuruluşunun başkanı ve bu makama da zaten çok inandığım demokratik kurum ve kuralların işlemesiyle gelen biri olarak şunu sormak istiyorum;

 

Son derece hassas bir bölgede bulunan ve üstelik böyle hassas bir dönemden geçerken ülkemizde bu tür polemik yaratan, toplumda ayrışmaya yol açabilecek ve hepsinden önemlisi de halkın teveccühüne mazhar olamamış projeleri niçin temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp halkın önüne getiriyorsunuz?

 

Hepimizin çok iyi hatırlayacağı gibi ilgili şahsın Asaf Savaş Akat, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan, Kemal Anadol, Mehmet Altan ve Kemal Derviş gibi isimlerle başlattığı hareket Türk halkından sadece ve sadece 133.889 oy almıştır. Bu ise toplam oyların yüzde yarımından bile ( % 0.48) azdır.

 

Mademki amacınız “demokrasi açığını kapatmak”, o halde buyurun partileşin ve görüşlerinizi halkın tercihine sunun. Ama bunu yapmadan sadece ülkemizde yüzde 99,5’tan fazlasının karşı çıktığı herkesçe malum görüşleri Türk halkının görüşleri gibi sunmayın.

 

Aksi halde Lord Acton’ın

 

“Gerçek demokratik ilke hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmaması demektir.”

 

vecizesinde çok güzel ifade ettiği gibi, tüm bunları bilerek hala toplumun kabul etmediği görüşleri topluma adeta dayatır gibi sunmanız sizin halkın iradesine, demokrasiye saygınız olmadığı anlamına gelecektir.

 

Bu basın toplantısında yer alan bir başka söylem de;

“Türkiye’nin insanlarının mutluluğu, onuru, haysiyeti -bir kısmının değil tümünün birer birer- bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir”

ifadesidir.

Bu içi boş, temelsiz, ancak son derece provakatif bir söylemdir. Çünkü;

Ankara’nın ülkemiz başkenti olmasının, Türk bayrağının şeklinin, Türkiye cumhuriyeti isminin, İstiklal Marşımızın

 

değiştirilmesinin ve Anayasamızda yer alan

 

Türkçe’nin resmi dil olmaktan çıkarılmasının, Türk kelimesine atıf yapılmasına son verilmesinin, Ülkemizin üniter devlet yapısının kaldırılarak bunun yerine eyalet sistemine geçilmesinin, Nüfus kağıdından din hanesinin kaldırılmasının

 

hiçbir şekilde Türk insanının mutluluğuna hizmet etmeyeceği, bunların olsa olsa yeni çatışmalara yol açacağı çok açıktır.

 

Zira halihazırda Türk milletinin büyük çoğunluğu ay yıldızlı bir bayrağı olduğu için, resmi dili Türkçe olduğu için, başşehri Ankara olduğu için veya nüfusunda din hanesi bulunduğu için mutsuz değildir.

 

Türk milletinin büyük çoğunluğu iş bulamadığı, bulsa bile hiçbir güvencesi olmadan çalıştırıldığı ve bu ücretlerine karşılık kendilerine bir sefalet ücreti ödendiği, yoksullukla boğuştuğu ve iane ile yaşamasından dolayı onuru zedelendiği için mutsuzdur.

 

Gerçekten de Haziran 2010 tarihinde yapılan bir araştırma ülkemizin gelir dağılımı bakımından dünyanın en eşitsiz bölgelerine benzer bir yapı gösterdiğini çok somut olarak ortaya koymaktadır.

 

Hepimizin bildiği gibi gelir dağılımı adaletsizlikleri Gini katsayısı ile ölçülmektedir. Buna göre bir ülkede gelir dağılımı ne kadar adil ise o ülkede Gini katsayısı (0) değerine o kadar yakındır. Bir ülke de Gini katsayısı (0)’dan uzaklaşıp ne kadar (1)’e yaklaşıyorsa gelir dağılımı o kadar adaletsizdir.

 

İşte bu Gini katsayısı Türkiye için 1992-2007 yılları arasında vergi ve transferler sonrası ortalama 43.2 olarak hesaplanmıştır. Bu milli gelirin, ülke servetinin bir avuç insanın elinde toplandığını göstermektedir.  

 

Gerçekten de 43,2 olarak hesaplanan bu değerle ülkemiz en bozuk gelir dağılımı sıralamasında Gini katsayısı değeri hesaplanabilen 141 ülke arasında 92. sırada yer almaktadır. Ülkemiz ortalama Gini katsayısının 30 civarında olduğu OECD ülkeleri arasında ise, Meksika’nın ardından, en bozuk gelir dağılımına sahip ikinci ülkedir.

 

Ülkemizde huzur ve vatandaşların mutluluğu isteniyorsa, onların onurları düşünülüyorsa önce bu adil olmayan gelir dağılımı düzeltilmeli, işsizliğe ve özelikle de yüzde 25’lere ulaşan gençlerin işsizliği ile kayıtdışı çalışmaya çözüm bulunmalıdır.

 

Tabiidir ki bu sorunların çözümü öncelikle büyük miktarlarda kaynak ayrılmasını gerekli kılmaktadır. Ancak ülkemizdeki vergi sistemi kaynak oluşturulması bir yana dar gelirleri ezen, onların gelir dağılımından daha az pay almasına yol açan bir unsur olarak çalışmaktadır.

 

Örneğin 2009 yılında toplanan toplam gelir vergisi 46 Milyar TL olmuştur. Bunun 2 Milyar TL.’ sini nüfusumuzun 3 Milyonunu oluşturan esnaf, sanayici, tüccar verirken, 42 Milyar TL’sını yani 21 Kat fazlasını ise çalışanlar yani işçi, memur, emekli ödemiştir.

Çoğunluğunu TÜSİAD üyelerinin oluşturduğu holdingler, anonim ve limitet şirketlerin 2009 yılında ödediği vergiler ise sadece 20 Milyar TL’dır. Türkiye’nin GSMH’ sının % 50’sini elinde tutan holdinglerin kamu kurumlarının kurumlar vergisini çıkardıktan sonra ödedikleri kurumlar vergisi oranı ise toplam vergi gelirlerinin sadece % 3’ü düzeyindedir.

Ülkemizde dar gelirliler ve çalışanlar üzerindeki vergi yükü ve bunun adaletsiz sonuçları yukarıda bahsettiğim araştırmada açık olarak ortaya koyulmuştur. Kısaca özetleyecek olursam;

Gelir ve karlardan toplanan vergilerin GSYİH’ya oranı OECD ülkelerinde 2007 yılında ortalama % 13.2 iken Türkiye’de yalnızca % 5.6’dır. Bu oranla ülkemiz Meksika ile birlikte OECD ülkeleri arasında gelir ve kardan en az vergi alan ülkedir. Keza vergi adaletsizliği bir yana 2003-2008 yılları arasında tüketim üzerindeki KDV’nin gelire oranı, geliri en yüksek % 20’lik dilim için % 1. 20% iken geliri en düşük %2 0’lik dilim için bunun 5 katına yakın olarak % 5.20’dir.

 

Bu araştırmanın vardığı en önemli sonuçlar ise;

Tüketim vergilerinin gelir dağılımını bozucu etkilerde bulunduğu ve gelire göre artan oranda gelir vergisi uygulanması halinde Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliklerinin düzeltilebileceği

ve

Türkiye’de gelir üzerinden toplanan vergilerin düşük düzeyde kalmasının gelir dağılımında bozucu bir etki yaratmasının yanı sıra, istihdam üzerindeki vergi yükünün yüksek düzeyde olmasından dolayı kayıtdışına kaçışı hızlandırmakta

 

olduğudur.

 

Yine bu toplantıda TÜSİAD eski başkanı Cem BOYNER Amerika’nın, İngiltere’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşının altında, temsil olmadan vergilendirme diye çok önemli bir prensip olduğunu”belirterek bir kesim vergi veriyorsa mutlaka temsil hakkından istifade etmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Bazılarının sayıları sadece yüzbinlerle ifade edilebilecek olan ve ne kadar vergi ödedikleri dahi bilinmeyen, bu grupların değişik platformlardaki temsilinin üzerinde son derece ısrarla durulurken, ülkemizde sayıları 10 milyonu aşan ve yukarıda ayrıntılı açıkladığım gibi vergilerin büyük çoğunluğunu ödeyen “çalışanların temsili” konusuna hiç değinilmemesi tam anlamıyla düşündürücüdür.

Şayet vergi ve temsile ilişkin ilke konusunda ciddi iseler TÜSİAD’ın çalışanların ödedikleri vergileri düşünerek yeni bir yaklaşım benimsemesi zorunludur.

Diğer taraftan bu basın toplantısı sırasında çalışanlar için sadece hak ve çıkarlarının korunarak geliştirilmesi değil, onların ülke yönetiminde söz sahibi olan siyasi iktidar ve muhalefet partileri ile kamuoyunda görüşlerini yansıtacak, taleplerini belirtecek ve ülkenin büyük makro-ekonomik sorunlara ilişkin çözüm önerilerini açıklayacak olan çalışanların temsilcileri sendikal örgütlerin geliştirilmesi konusuna hiç ama hiç temas edilmemiştir.

Ülkemizde büyük sosyal ve ekonomik sorunlara, yaygın işsizlik ve yoksulluğa rağmen toplam çalışanların sadece yüzde 5 ile 7 arasındaki bir kısmı örgütlü olarak temsil edilmekte iken, insanların mutluluğunu başka yerlerde aramak ve bazı yapay düzenlemelerle demokrasimizin güçleneceğini iddia etmek aslında Türk toplumunda ayrışmalara yol açarak ve gelir dağılımı dengesizliklerini körükleyerek demokrasiye en büyük zararı verecek niteliktedir.

Şurası unutulmamalıdır, düzinelerce araştırma;

“Demokrasilerin gelişmişlik düzeyi ile çalışanların örgütlenme düzeyi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu”

göstermektedir.

Nitekim dünyanın en gelişmiş demokrasileri sayılan İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi ülkeler de çalışanların örgütlenme oranları yüzde 70’ler düzeyindedir.

Bu ülkelerin hala ulus devlet yapılarını korumalarına, başkent ve bayraklarını değiştirmemelerine ve hatta bayraklarında Hıristiyanlığı temsil eden “haç”ı kaldırmamalarına rağmen kimse bu ülkelerin demokrasilerinin gelişmişlik düzeyini tartışmamakta aksine bu ülkeler demokratik yapı konusunda tüm dünyaya örnek gösterilmektedirler.

Ancak ne yazık ki sözkonusu basın toplantısında ne çalışanların sorunları, ne örgütlenme problemlerinin aşılması ve ne de toplumumuzu bir karabasan gibi saran adaletsiz gelir dağılımına ilişkin öneri ve düzenlemeler ağza alınmamıştır.

Aslında bu toplantıya katılan işadamlarımızın işyerlerindeki örgütlenme oranları bu iş adamlarımızın ülkemizde gerçek anlamda bireylerin mutluluğunun sağlanması ve demokrasinin gelişmesine ilişkin düşünceleri hakkında çok derin ve ciddi soru işaretleri bırakmaktadır.

Şayet bu konulardaki düşüncelerinde ciddi ve samimi ise üretimin diğer bir yarısını oluşturan işadamlarımız da çalışanların örgütlenme sorunlarına sahip çıkmalı ve sendikaların örgütlenme çalışmalarının önünü açmalıdırlar. Ancak demokrasilerini dünyaya örnek gösterdiğimiz İsveç gibi ülkelerin IKEA gibi dev şirketleri ülkemiz gibi kendi ülkelerinin dışındaki ülkelerde faaliyet gösterirken yerel ortaklarla yaptıkları anlaşmalara bile;

“sendikal örgütlenmeyi kısıtlatıcı önlemler alınmayacağına”

dair hükümler koydurmakta iken ülkemizde bu konuşmaları yapanlar, sahip oldukları bazı büyük mağazalarda günde 10 saat ayakta görev yapan ve hemen hemen hiçbir iş güvencesi olmayan çalışanların örgütlenmelerinin önüne set çekmekte ve örgütlenmeye çalışanları da işten atmaktadırlar.

Özetleyecek olursam,  daha iyi yaşam ve daha gelişmiş demokrasi çok büyük bedeller ödeyerek kendimize vatan tuttuğumuz bu topraklarda yaşayan herkesin hakkıdır. Ancak, bunun gerçekleştirilmesi insanların milli birlik ve beraberliğini sağlayan unsurların anayasa metninden çıkarılarak insanları dar etnik, bölgesel, dini ve mezhepsel farklılıklarına göre ayrıştırmak değil, toplumumuzu oluşturan tüm sosyal katmanların tam temsil edildiği, yaygın ve geniş platformlardaki tartışmalar ve demokrasinin olmazsa olanı olan örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve özellikle de adaletsiz vergi ve gelir dağılımı uygulamalarının düzeltilmesi ile başarılabilir.

Aksi halde “ben yaptım oldu”, “biz daha iyi biliriz” gibi elitist yaklaşımlar sadece toplumu ayrıştırır ve sarsıntı ve çatışmaları körükleyebilir. Bu nedenle de Türk milleti içinde “toplum mühendisliği”ne soyunanlar öncelikle bu gerçekleri gözönünde bulundurmalıdırlar.  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!